Zararına İşleyen Bir Şirket Olarak Varoluş: Zorunlu Yaşamın Anatomisi

 

İnsanlık tarihi boyunca varoluş; bir armağan, bir sınav ya da kutsal bir yolculuk olarak kutsanagelmiştir. Ancak hayatı romantik bir sisin ardından değil de, acımasız bir rasyonalitenin ışığında incelediğimizde manzara dramatik bir biçimde değişir. Hayatı adeta bir bilanço defteri gibi önümüze koyduğumuzda, bazı zihinler için yaşamın sürekli zarar üreten ve iflası kesinleşmiş bir işletmeden farksız olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Böyle bir gerçeklikte yaşamı sonlandırma düşüncesi, anlık bir umutsuzluk veya klinik bir zayıflık değildir. Bu, bütünüyle rasyonel bir varoluşsal zarar kesme emridir. Felsefe tarihi, bu karanlık ama son derece tutarlı muhasebeyi yapan düşünürlerle doludur.

Acının Matematiği ve Sıfır Noktasının Çekiciliği: David Benatar

Varoluşun muhasebesine girdiğimizde, karşımıza ilk olarak modern ahlak filozofu David Benatar'ın Asimetri Argümanı çıkar. Benatar, hayata gelmenin ve var olmanın her zaman büyük bir zarar olduğunu savunur. Bu düşünceyi anlamak için acı ile hazzın yapısına bakmak gerekir. Benatar der ki, acı çekmek mutlak bir kötülüktür ve acının yokluğu kesin bir iyiliktir. Buraya kadar her şey normal görünür. Ancak asıl çarpıcı nokta hazzın değerlendirilmesidir. Hazzın varlığı iyidir, fakat hazzın yokluğu, eğer ortada ondan mahrum kaldığını hissedecek biri kalmamışsa, kötü bir şey değildir.

Bunu şöyle düşünebiliriz: Hiç doğmamış bir insan, hayattaki güzellikleri kaçırdığı için karanlık bir boşlukta üzüntü duymaz. Kaybedecek veya mahrumiyet hissedecek bir benlik ortada yoktur. İşte tam da bu yüzden yokluk hali, sadece pasif bir boşluk değil, acıyı kökünden ortadan kaldırdığı için son derece aktif ve pozitif bir duruştur. Varlık alanında acıdan ve tahribattan kaçınmak imkansızken, yokluk alanı acıya karşı mutlak bir kalkan görevi görür. Var olmamak, acı çekme ihtimalini sıfıra indirdiği için felsefi ve mantıksal düzlemde elde edilebilecek en yüksek kazançtır. İnsanın var olmanın getirdiği o devasa negatif yükten kurtulup sıfır noktasına dönme arzusu, zayıf bir teslimiyetten ziyade, mutlak zararı durdurmaya yönelik son derece net, hesaplanmış ve pozitif bir eylemdir.

Sarkaç ve Bileşik Faiz Olarak Acı: Arthur Schopenhauer

İnsanın mutsuzluğunun neden geçici bir kriz değil de yapısal bir kural olduğunu anlamak için felsefe tarihinin en büyük kötümseri Arthur Schopenhauer'e bakmalıyız. Schopenhauer, evrenin temelinde kör, irrasyonel ve sürekli doyum arayan bir İstenç yattığını söyler. İnsan bu istencin kölesidir. Bir şeye ulaşamadığımızda büyük bir yoksunluk acısı çekeriz. O şeye ulaştığımızda ise hissettiğimiz tatmin duygusu saniyeler içinde yerini korkunç bir can sıkıntısına bırakır. Hayat, acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtır.

Schopenhauer'in felsefesinde mutluluk sadece negatif bir durumdur; yani kendi başına bağımsız bir varlığı yoktur, yalnızca acının kısa bir süreliğine kesintiye uğraması halidir. Pozitif ve somut olan, doğrudan iliklerimizde hissettiğimiz tek şey acıdır. Bu durumu matematiksel bir düzleme oturttuğumuzda tablonun vahameti çok daha net bir şekilde ortaya çıkar. Mutluluk, nadiren ortaya çıkan ve her şeyden önemlisi o ana hapis olan istisnai anlardan oluşur. İnsan geçmişte yaşadığı bir mutluluğu sadece hatırlayarak bugünün karanlığını aydınlatamaz, o eski neşeyle tekrar tekrar mutlu olamaz. Mutluluk yarına sirayet edemez, geleceğe bir yatırım ya da birikim yapmaz. En iyimser bakış açısıyla, hayatımızdaki her yeni mutluluğun bir öncekinden daha kuvvetli olduğunu varsaysak bile, bu durum en iyi ihtimalle ancak artan doğrusal bir çizgi gibi betimlenebilir.

Buna karşılık mutsuzluk ve acı o ana sıkışıp kalmaz. Acı her zaman yarınımızı etkiler, ruhumuzun dokusunda kalıcı hasarlar bırakır ve her yeni acı hali eskilerin üzerine eklenerek, o eski yaraları da deşip büyüterek yükselir. Geçmişin travmaları bugünün acısıyla birleştiğinde, tıpkı bileşik faiz gibi kendi üzerine katlanarak artan parabolik bir eğri çizer. Hayatın bilançosunu tam anlamıyla çıkarmak için bu iki grafiğin altında kalan alanın hesabını yaptığımızda, matematiksel bir kesinlikle karşılaşırız: Parabolik artan bir acı eğrisinin kapladığı alan, doğrusal artan bir mutluluk çizginin kapladığı alanı er ya da geç yutacaktır ve ondan her zaman daha büyük olacaktır. Bu alan hesabı bize şunu ispatlar: Mutluluk anlık ve ne kadar istikrarlı görünürse görünsün, ivmelenerek artan acı karşısında çaresizdir. Dolayısıyla hayatın genel toplamı, bütünüyle matematiksel ve felsefi bir zorunluluk olarak, her zaman negatif çıkmaya mahkumdur.

Bir Enkazı Yüzdürmenin Maliyeti ve Açık Kapı: Seneca

Bazen hayat, telafisi artık mümkün olmayan hataların ve derin kayıpların altında bir enkaza dönüşür. Yeni olasılıklar ufukta belirse bile, geleceğin sunabileceği en iyi senaryo, kişinin standartlarında yaşamaya değer bir hayat olmaktan çok uzaktır. Geriye kalan tek şey, sadece biyolojik bir makine gibi hayatta kalmak adına, ruhu körelten angaryalara katlanmak ve devasa bir efor sarf etmektir. Eğer kişinin kendi ideallerine ulaşması imkansızlaşmışsa, elde kalan enkaza razı olmak ve onu suyun üzerinde tutmak için çabalamak, boşa kürek çekmekten farksız hale gelir.

Antik Roma'nın büyük Stoacı filozofu Seneca'nın bilgeliği tam da burada devreye girer. Stoacılar hayatı körü körüne yüceltmezler. Onlar için asıl olan yaşamın uzunluğu değil, yaşamın kalitesi ve rasyonel erdemdir. Seneca hayatı, içinde bulunduğumuz bir odaya benzetir. Eğer odada katlanılabilir miktarda duman varsa orada kalıp mücadele edebilirsiniz. Ancak duman yani onursuzluk, aşılamaz hastalıklar veya çaresiz acılar gözünüzü kör edecek ve nefesinizi kesecek boyuta gelmişse, kapı her zaman açıktır. İnsanın, kendisine sadece biyolojik bir eziyet sunan bu zorunlu mesaiyi reddetmesi, yaşamın rasyonel bir amaca hizmet etmediği noktada onurlu ve meşru bir çıkış yoludur.

Kozmik Bir Uyku Arzusu ve Kaynak Tasarrufu: Philipp Mainländer

Rasyonel bir zihin, kendi varoluşunu sonlandırmayı yalnızca bireysel bir kurtuluş değil, aynı zamanda başkalarının yükünü hafifletmek için tasarlanmış fedakarca bir eylem olarak görebilir. Ben bu denklemden çıkarsam, beni hayatta tutmak için harcanan maddi ve manevi kaynaklar sevdiklerime geri döner şeklindeki düşünce, Alman filozof Philipp Mainländer'in kuramında çok ilginç bir felsefi zemin bulur.

Mainländer, Schopenhauer'in yaşama arzusunu tamamen tersine çevirerek evrenin temelinde bir ölme istenci olduğunu iddia eder. Mainländer'in çarpıcı kozmolojisine göre, varoluşun en başında Tanrı, var olmanın getirdiği yükten kurtulup hiçliğe ulaşmak istemiştir. Ancak doğrudan yok olamadığı için parçalanarak evreni yaratmıştır. Yani evrendeki her varlık, aslında yokluğa doğru usulca ilerleyen ilahi bir sürecin parçasıdır. Bu bakış açısına göre yaşamı sonlandırma arzusu, doğaya veya evrene karşı bir isyan değil; aksine, varlığın doğasında bulunan barışçıl hiçliğe ulaşma ve geride kalan enerjiyi serbest bırakma amacına hizmet eden kozmik bir uyumdur.

Pratiğin Teoriye Çarpması ve Merhamet Çıkmazı: Emil Cioran

Ancak zihnin kusursuz bir matematik ve felsefeyle inşa ettiği bu teori, hayatın pratik gerçekliğine çarptığında tuzla buz olur. İntihar, geride kalanlar için bir kaynak tasarrufu yaratmaz; aksine onları ömür boyu sürecek devasa bir suçluluk duygusunun ve travmanın altında ezer. Birey, yokluğunun yaratacağı yıkım maliyetinin, varlığının bakım maliyetinden çok daha yüksek olduğunu ölüm eşiğinde acı bir şekilde idrak eder.

İşte tam bu noktada, varoluşçu karamsarlığın en önemli isimlerinden Emil Cioran'ın işaret ettiği o büyük kilitlenme başlar. Cioran için hayata gelmiş olmak en büyük felakettir. Fakat Cioran uzun bir ömür sürmüştür. Onu hayatta tutan şeyin, istediği an kendini öldürebilme özgürlüğü olduğunu söyler. Ancak işin içine aile ve sevdiklerimiz girdiğinde bu özgürlük elimizden alınır. Başkalarının varlığı yüzünden kendi yokluğumuzdan mahrum bırakılırız. Zihin gitmekte ne kadar kararlıysa, vicdan geride bırakılacaklara kıyamadığı için bedeni o kadar o zorunlu yaşama hapseder.

Burada, ebeveynlerin veya sevenlerin biyolojik kodları gereği işleyen o sarsıcı açmaz ortaya çıkar. Sevilen birinin her gün büyük bir ızdırap çektiğini bile bile, sırf kendi kayıp korkuları yüzünden onu hayatta kalmaya mecbur bırakmak saf bir sevgi midir, yoksa bencilce bir işkence midir? Cioran'ın umutsuz dünyasından bakıldığında, hayatı bir cezaevine dönüşmüş kişinin gidişine izin vermek belki de sevginin ve merhametin ulaşabileceği en yüce ve en zor formdur.

Beklentisiz Bir Kabulleniş

Tüm bu felsefi dehlizlerin gösterdiği üzere varoluş, bazı zihinler için kapatılmasına izin verilmeyen iflas etmiş bir kurumdur. Rasyonel olarak gitmenin matematiksel haklılığı ile vicdanen kalmanın duygusal zorunluluğu arasına sıkışmış bir insan için, sahte umut sözcüklerinin veya hayatın mucizelerle dolu olduğuna dair neşeli vaatlerin hiçbir felsefi ya da psikolojik hükmü yoktur.

Böylesi derin bir çıkmazın içinde hapsolmuş biri, hayatı sihirli bir dokunuşla aniden sevmeyi beklemez. Tek beklentisi, rızası dışında sürdürmek zorunda kaldığı bu tiyatroda, omuzlarındaki ağır yükü en azından sevdiklerine karşı mutluymuş rolü yapma zorunluluğundan kurtularak taşıyabilmektir. Doğa ve zaman kendi nihai hükmünü verene dek, iyimserliğin yüzeysel reçetelerinden ziyade, bu felsefi açmazın yargılanmadan, sessizce ve derin bir saygıyla anlaşılmasına ihtiyaç vardır.


Ek Okuma Önerileri

Eğer bu yazıda bahsettiğimiz rasyonel karanlık dikkatinizi çektiyse ve bu düşüncelerin köklerine inmek isterseniz, sizin için ufak bir okuma listesi hazırladım. Bu kitaplar, meselenin felsefi derinliğini çok daha iyi hissetmenize yardımcı olacaktır.

David Benatar, Keşke Hiç Olmasaydık Doğmanın ve hayatta olmanın aslında bize verilmiş bir armağan değil, en başından beri koca bir zarar olduğunu merak ediyorsanız bu kitaba mutlaka bakmalısınız. Benatar, yokluğun varlıktan neden daha mantıklı ve kazançlı olduğunu o meşhur asimetri argümanıyla çok net bir şekilde anlatıyor.

Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı Hayatın neden sürekli bir acı ve can sıkıntısı arasında gidip geldiğini anlamak için felsefe tarihinin en ünlü kötümserine kulak vermek şart. Schopenhauer bu metinlerinde mutluluğun nasıl anlık bir serap, acının ise ne kadar kalıcı ve gerçek olduğunu tokat gibi yüzümüze vuruyor.

Seneca, Ahlaki Mektuplar Özellikle yazarın Lucilius isimli dostuna yazdığı yetmiş numaralı mektup çok çarpıcıdır. Hayat şartları tamamen katlanılamaz bir boyuta ulaştığında, insanın o odadan çekip gitme özgürlüğünü, yani açık kapı fikrini Antik Çağ bilgeliğiyle okumak insana bambaşka bir bakış açısı kazandırıyor.

Philipp Mainländer, Kurtuluşun Felsefesi Felsefe tarihinin tartışmasız en radikal ve karanlık fikirlerinden biridir. Mainländer bu kitabında evrenin asıl amacının var olmak değil, yavaş yavaş ve huzurla yokluğa karışmak olduğunu iddia ediyor. Yok olma arzusunu bireysel bir kriz değil de evrensel bir uyum olarak okumak isteyenler için çok sarsıcı bir eser.

Emil Cioran, Doğmuş Olmanın Bahtsızlığı Sırf arkada kalan sevdiklerimiz üzülmesin diye yaşamak zorunda kalmanın getirdiği o tarifsiz ağırlığı kimse Cioran kadar iyi anlatamaz. Başkalarının varlığı yüzünden kendi yokluğumuzdan nasıl mahrum bırakıldığımızı okurken, yazarın bu isyanında kendinizden çok fazla parça bulacaksınız.

Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.